biraz şiir okumalı… uykuyu kaçırmak için…
“ve bu benim
yalnız bir kadın
……………
selam ey masum gece!
selam ey gece, ey çöl kurtlarının gözlerini
inanın ve güvenin kemiksi oyluklarına dönüştüren!
ve senin pınarının kıyısında, söğütlerin ruhları
baltaların sevecen ruhlarını kokluyorlar
ben düşüncelerin, sözlerin ve seslerin aldırmazlık
dünyasından geliyorum
ve bu dünya yılan yuvasına benziyor
ve bu dünya
öyle insanların ayak sesleriyle doludur ki
seni öpüyorken
kafalarında seni asacakları urganı örüyorlar.
selam ey masum gece!
pencereyle görmek arasında
her zaman bir aralık var.”
…………..
furuğ ferruhzad
Ali ve Ömer’le birkaç gündür yeni bir oyun oynuyoruz. Ali oyunun adını orman oyunu koydu. Annecim orman oynayalım diyor. Aslında bu oyunu uydurmamın sebebi diğer çok hareketli zıplamacılık kovalamacılık gibi tepinmeli ve çok efor gerektiren oyunların beni fazlasıyla yoruyor olması. Oyunun kuralları yok. Bazen ben anne aslan oluyorum onlar yavru aslan oluyorlar. Ya da mesela kedi ya da köpek oluyoruz, sincap olduğumuz da oluyor… Aslan olduğumuzda biraz yoruluyorum çünkü yavru aslan sırtımda gezmek istiyor. Sonra yine ali ömer ve annesi oluyoruz fakat hala ormanda yaşıyoruz.
Sandalyeleri ağaç yaptık, arka odamız deniz, salonun ortasından bir dere geçiyor, çiçek bahçemiz var, yastıklardan da yuva yaptık kendimize. Balık tutuyoruz, ateş yakıp onları pişiriyoruz sonra sandalyelerimizden yani ağaçlarımızdan çıkıp meyve topluyoruz. Çiçek toplarken çiçekleri koklamayı ihmal etmiyoruz. Yorulduğumuzda yuvamıza girip uyuyoruz ama çabucak uyanıyoruz.
Hepimiz usta birer hayalperest ve pandomimci olduk, havaların ısınmasını bekliyoruz.
………….
Sabahleyin, sanırım saat ondu. Saat ondu biliyorum, onda tetkik istemini bitiriyoruz çünkü. Tam da son kolesterolcü teyze hastamı uğurladım ki içeriye elinde bir paketle kargocu abi girdi. Paketi verdi, İmzamı, kaşemi istedi ve gitti. Bir süre paketi açmadım çünkü o merak ve heyecanın karşılığı bir durum yok. Ben paketi açmamakta ısrar ederken içeriye Yıldız Abla girdi. Yıldız Abla şahane Türk kahvesi yapar. Sabah saat on aynı zamanda kahve saatimizdir. Yıldız Abla, kahvenin yanına çikolata yerine ‘doktorcuğum bugün yine….’ diye başlayan iki iltifat bırakır insanı uyandırır öyle gider. Yine aynını yaptı ve gitti. Paketi açmaya karar verdim. Paketten sekiz tane bilye, bir tane ‘münübüs’ üç tane masal kitabı, bir tane korkak şirin bir tane de mektup çıktı. Mektubun başında şöyle yazıyordu: ‘selam sevgi ve dua ile…’ Ali’nin ve Ömer’in hediyelerini bir süre seyrettim. Tam gözlerim dolmuş tebessümle Allah’ım… derken içeri güzellergüzeli hemşirem Nurdan girdi. Masamın üzerindeki hediyeleri ve yüz ifademi sordu. Ali ve Ömere hediye göndermişler dedim. Kim dedi. Bilmiyorum ama güzel insanlar dedim.
Şimdi o güzel iki kardeş beni duyuyor. Bugün bana yaşattıkları mutluluğun karşılığı bir teşekkür şekli yok. Onları Allah’a havale ediyorum…
Frazey Ford - One More Cup Of Coffee
……………….
birikmiş post-a-larım:
*ilk önce, bugünümü güzelleştiren, yüzümde sabitlenmiş bir tebessüm hatta zaman zaman sırıtmaya da dönüşen mutlulukla ilgili fotoğraflı bir posta var. teşekkür postası…
*sonra, gün içinde göz atabildiğim ve anlayabildiğim kadarıyla sevgili büyükanne ve ya sidertanın birbirine iğnelenmiş dağbaşılı-ormanlı hayaline aile hekimi kontenjanından dahil olmayı düşünüyorum. hayal postası…
*daha da sonra eğer birşeyler söylemeye kuvvetim olursa şu saçma sapan ülke gündemiyle ilgili söyleyeceklerim de var. onu sona bırakıyorum çünkü söylemekten vazgeçmeyi umuyorum.
*birkaç şey daha vardı unuttum
(Kaynak: youtube.com)
Bu gece uyumamam gerekiyor. Bunun belli bazı ciddi önemli sebepleri var fakat şimdilik bu sebeplerden bahsetmeyeceğim. Ama yarın benim için uzun bir gün olacak. Bir miktar duaya ihtiyacım var, bilginiz olsun…
Önce biraz kafamı toparlamam gerekiyor. Takdir edersiniz ki bu öyle kolay birşey değil. Şu an kafamın içinde uçuşan cümleleri cevapları bir görseniz… Yazılmak istiyorlar fakat öyle hızlılar ve birbirlerine öyle dolaşıklar ki, değil iki adet zavallı işaret parmağım ayak parmaklarım bile gelse klavyenin üzerine iflah olmazlar. Bütün gün birbiriyle kavga eden nöronlarım ise o kadar yorgun ki, şimdi şu satırları yazarken bile ‘ne olur betül! acı bize! vazgeç! git bugün ne giysem filan seyret!’ diye yalvarıyor. Ama madem uyumayacağım, uykumu kaçırmalıyım o halde… İşler arap saçına dönüp de içinden çıkılamaz hal aldığında elime kağıt kalem alıp listeler yapıyorum ben. Aynı market alışveriş listesi gibi. Sanki bunu yapmak işlerimi kolaylaştırıyormuş gibi geliyor. Sıraya koyuyorum, mesela:
*markete git
*çamaşırları katla
*mutfağı topla
*arkadaşın doğum yapmış onu aramayı unutma vefasız!
*alinin ve ömerin sütü bitmiş alışveriş listesine ekle
*adli nöbet yazmışlar, müdürlüğü aramayı unutma,önce laflarını hazırla: iki küçük çocuğum var ve eşim mecburi hizmette filan de, nöbeti iptal ettir, yoksa yarın gecenin bir vakti polisin biri arayıp, şüpheli bir ölüm vakası var savcı sizi çağırıyor dediğinde derdini polise anlatırsın.
*çocukların küçülmüş kıyafetleri ayrılacak, kırık oyuncaklar ayıklanıp atılacak
*Çantana birkaç kitap at da yarın polikliniğe götür. Aralarda hayırlı bir iş yaparsın.
…
gibi listeler. Evet sanırım sıraya koymak, evden önce kafamı toplamak işlerimi bir miktar kolaylaştırıyor.
Şimdi de mesela birikmiş post-a-larım var, bu listeyi bu post-a-lara uyarlasam mı diye düşünüyorum.
Önce kafamı toparlamalıyım. Daha da önce bir kahve… Bir de müzik… Bir de tabii ki besmele hepsinden önce…
Loreena McKennitt- Santiago
……….
aktivist dedim de…
benden olsa olsa karınca yuvası koruma aktivisti olur. şu mevsimde dikkatli olun. kaldırım karoları arasında küçük kum tepecikleri göreceksiniz. işte onlara basmayın…
(Kaynak: youtube.com)
Cecilia Bartoli - “Se tu m’ami”
……..
dün gece bir arkadaş bartoli’yi aklıma düşürdü ama her aklıma düşeni her vakit dinleyemiyorum tabii ki…
bir kaç çeşit insan var… yani çok var da ben yine aklıma düşen birkaç tanesinden bahsedeceğim. birincisi: sabah erkenden kalkıp doktorluk işlerini, resmi işlerini ya da ev-işlerini vakitlice halletmeye çalışan grup. İşte o grup poliklinik hastasını vakitlice muayene edip, ilaçlarını yazıp, tetkiklerini isteyip uğurladım. ikinci grup ise: işlerini son dakikaya bırakıp, yumurta kapıya dayanmadan birşey yapmayanlar. mesela, öncelik keyfi ihtiyaçları içindir onların. bu ikinci grup poliklinik hastaları, özellikle de kadın hastalar, uykularını uyur, sabah programlarını seyreder komşu hatunla da iki laf eder öyle gelirler. tabii ki onikiye on kala filan. şu satırları yazdığım döneme denk gelen mutedil bir insan grubu da yok sanırım. tek tükleri saymıyorum. çünkü onlar da geçerken uğrayanlar oluyor. ya da gerçekten hasta olanlar. ben hangi gruba giriyorum bilmiyorum. sanırım her ikisi de değil. ben yetiştiremiyorum diyenlerdenim.
…………..
bir de benden aktivist filan olmazdı sanırım. kesin hasta olurdum. ya da mesela yeryüzüdoktorlarına filan katılıp afrikalara uzaklara gitmek gibi fikirler geçiyordu kafamdan, sanırım onu da yapamam. zaten fiilen şu an mümkün değil, biraz daha yaşlanmam gerek… neyse… olmaz işte benden aktivist… kalbim dayanmaz…
(Kaynak: youtube.com)
Mircan Kaya - Bilmem neden böyle soldum
……..
çocukken karşımdaki konuşurken kulaklarımı ellerimle kapatıp, yüksek sesle şarkı söylerdim. neden? karşımdakini sinir etmek için! aynını kendime yapamıyorum… içimdeki sesleri susturmanın bir yolu yok.yeterince derde dokunuyor ellerim. dokunamadığım dertler ise kalbimi kemiriyor. en çok da çocuklar… en çok da çocuklar…
…….
yine de… müennes haller hep üzerimde. bugün ilacını yazdırmaya gelen teyze, yüzük takmalısın dediğinde, içimdeki ayna aydınlanıyor sanki. gülümsüyorum. önümdeki küçük aynadan kendime bakıyorum. ne olursa olsun kafasında hangi dertler, kalbinde hangi yorgunluklar olursa olsun, her kadın iyi görünmek istiyor. belki de bu yüzden her sabah yorgun ve az uykulu gözlerimdeki morlukları kapatmaya çalışmam.
teyzeye gülümseyerek:
iki tane de oğlum var diyorum…
(Kaynak: youtube.com)
Derya Köroğlu - Yağmurun Elleri (TRT - Senfonik Sesler)
…………
hiç yazı, çok dua, çok müzik…
bir de içinde ‘geleceğin kara gözlü zalimleri’ geçen bir şiir vardı. karanlık gündüzde aklıma düşürdü bir arkadaş. bir de o şiir…
(Kaynak: youtube.com)
Eda Karaytuğ - Tükendi Nakd-ı Ömrüm
……………….
geceyi, temposu düşük, az popüler, çok ağrılı bir şarkıyla kapatıyorum.
ne kara günlerde bizi halketmiş Allah… diyor şarkı.
günlerimizin ve kalplerimizin aydınlanacağına dair ümidim ve inancım sonsuz…
(Kaynak: youtube.com)
Gündemden ne kadar uzaklaşmaya çalışsam da mümkün olmuyor, yapamıyorum. Hem haberdar olmak istiyorum, hem haberdar olduklarımdan rahatsız oluyorum, hem susmak istiyorum, hem de bağırarak yazmak. Yapılması gereken aslında şudur: twitter hesabını kapatırsın, içinde haber ve gündem olan tüm siteleri kapatırsın, bakmazsın, okumazsın… Alternatif çok… toz almak, gidip mutfağı toplamak, televizyonu açıp renkli programlar seyretmek, ertesi gün ne giyeceğini düşünüp alışveriş krizine girmek ya da kitaplığa boy sırasına göre dizdiğin kitapların o ahenk ve uyumunu bozmak, kitap okumak, şiir yazmak, hikaye yazmak, masal yazmak dolayısıyla şizofrenik bir hayal dünyasına girip başka dertler edinmek… gibi… Ama tabiri caizse kaşınıyorum! Twitter’da 6 saat öncesine kadar gidip takip ettiğim onlarca kişinin üstüste binen ve üstüste okunduğunda ironik ve komik bir hal alan tüm yüzkırk karakterli cümleleri bir çırpıda okuma isteği, manşetler, tt’ler, haber videoları filan… Pek tabii, yine tabiri caizse gaza gelip kendimi yazarken buluyorum. Kafamda onlarca soru işareti, kızgınlık, karışıklık ile ve elim kalbimde…
Aslında bu kadar yoğun uyarandan sonra, insan ne yazacağını hatta ne düşüneceğini bile bilemiyor. Müslüman olmak dışında üzerime yapışan ve yakıştırılan tüm kimlik bozuntularından sıyrılıp elimi vicdanıma koyup olan biteni yorumlamaya çalışıyorum. Sürekli gündeminde ölüm olan bir dünyada, vatandaşını yanlışlıkla(!) öldüren, aynı zamanda yine insan öldüren kadrolu terör örgütüne sahip bir ülkede yaşıyorum. Ve elimden dijital imzalar atmak dışında birşey gelmiyor. Her zaman olduğu gibi ateş düştüğü yeri yakıyor. Her zaman olduğu gibi, evimin içini temiz tutmaya çalışıyorum. Buğzedin diyor sözüne en güvendiğim. Dua edip ümidimi kaybetmemeye, içimde tek tek sönen mumları inatla tek tek yakmaya , aydınlığımı korumaya çalışıyorum.
Nasıl olsa, bir gün kıyamet kopacak!
Akşamüstü, Ali ve ben camdan sokakta oynayan çocukları seyrettik. Çocuklaaar, çocuklaaar diye bağırıp durdu. Kimse oralı olmayınca da arabaların tekerlerinden, sokak kedilerinden ve kornalardan bahsetti bana. Sonra yine çocuklaaar diye bağırdı. Oyun oynayan çocuklardan biri kafasını kaldırıp sesin geldiği pencereyi ararken de; yukarı bak yukarııı! Baaak bulutlar var havada! dedi Sonra gökyüzüne baktı. İkibuçuk yaşındaki bir çocuğun yüksek binalar arasından gökyüzünü farketmesi ve dikkat kesilmesi bizlerin beceremediği birşey. Düşündüm de sonra, bu kadar kalabalık bu kadar yüksek ses bu kadar ıvır zıvır arasında, arada gökyüzüne bakıp ‘sonsuzluğu’ hatırlamalı. Çünkü gökyüzü sonsuzluk demek. Vesselam…
sanatkaravani:
CASE SUGLI ALBERI Ağaç Evler
Sağ alttaki ta kendisi… İşte benim masal evim, hayal evim! Hem de beyaz! Meğer gerçekmiş.
Sarah Blasko - ‘No Turning Back’
………..
Artık altın günlerinde, börek ve çay eşliğinde doktorlarını çekiştiriyor kadınlar. Aile hekimliği öyle birşey…
…….
Sana diyeceklerim çok birikti Allahım… Bir şiir daha yazdım, kağıt kumbarama attım. Şiiri düz yazıya çevireceğim, düz yazılarımı kuşdiline… Sonra okuyacağım.
(Kaynak: youtube.com)
siderta:
Bunu da bir kez daha dinlemekten bir şey olmaz. Geldiler buraya ve canlı canlı dinlemeye gidemedim. Neden diye bir sor ? Tembellikten !
Nisos - Mana
Bugün reblog günüm:) Bugün, dashboard şahane. Teşekkürler arkadaşlar. Bir teşekkür de tabii ki, bugün hastalanmayan hastalarım için… Sakin gün için…
(Kaynak: supruntu)
kurkmantolumadonna:
Jülide Özçelik acıtıyor. çok acıtıyor.
Erciyesin gözlerinden öpüyorum… Çok seversin bu şarkıyı biliyorum…